ŞİİR VE ŞEHİR MİMARİSİ

ŞİİR VE ŞEHİR MİMARİSİ

Başka toplumlarını bilmem ama bizim toplum hayatımızda şiir, vaktiyle toplumsal hayatımızın ayrılmaz bir parçasıydı. Şiir sanatı, bugünkü gibi küçük ve mutsuz bir azınlığın adeta sosyetik bir uğraşısına dönüşmemiş, insanlığın vicdanı ve halkının sözcüsü; savunucusu olan şair de itibarsız, uçuk kaçık, yarı deli bir marjinalliğe itilmemişti.

Toplumun ve toplum önderlerinin nazarında en seçkin insanlar şairlerdi. Böyle olduğu için makam mevki sahibi insanlar da şair görünmeye; hiç olmazsa bir kitapçık hacimde şiir karalamaya özen gösterirlerdi.

Kadıların, müftülerin, kaymakamların, halk kahramanlarının, aşiret reislerinin, şeyhülislamların, tarikat şeyhlerinin, ünlü komutanların, sadrazamların ve hatta padişahların şiir yazmaya çabalamalarının ardındaki itici saik, şaire dair bu yüceltici tasavvur idi. Zira bizim kültürümüzde “söz”, hele “güzel söz” çok kıymetliydi.

Şiir, gündelik hayatta adeta günlük ihtiyaçlardan biri gibi yaygındı. Öyle ki eski şehir mimarisinde, bugünkü ışıklı, yaldızlı, akan yazılı “tabela”lara karşılık gelen kitabeler, hemen daima şiir formunda idi. Resmî devlet daireleri, okullar, (medreseler), hanlar, kervansaraylar (otel ve moteller), ibadethaneler, dergâh ve tekkeler, şifahaneler (hastaneler), köprüler, kışlalar hep şiirlerle süslenmişti. Kitabelerdeki bu şiirler, devrin seçkin şairlerine aitti ve binaların en görkemli yerlerinde en ünlü hattatlara yazdırılıp altınla yaldızlanmıştı.

Eski şehir mimarimizin ayrılmaz parçaları olan çeşmeler, su kemerleri, türbeler, hazireler ve mezar taşları ise büsbütün şiirlerle kaplı bir tür daimi sergi alanı gibiydi. Özellikle şehir içi su tesislerinin yapımının hızlandığı 16. yüzyıldan sonra her şehir ve kasabamızda binlerce çeşme inşa edilmiş, giderek fonksiyonunu da aşarak birer anıtsal şehir yapısı konumuna gelmiştir bu çeşmeler.

Birçok Ünlü Şairimiz Şehir Yapılarıyla İlgili Şiirler Yazdı

Baki’den Nedim’e, Süruri’den Neşati’ye, Seyyid Vehbi’den Şeyh Galip’e kadar bir çok büyük şairimiz bu anıtsal şehir yapıları için şiirler yazmışlardır. Yıka yıka bir türlü yok edemediğimiz İstanbul’da bugün bile dört bir cephesi altın yaldızlı şiirlerle kaplı çeşmeler görebiliyorsak, işte bu, şiirin toplum hayatımızın -ve mimarimizin- ayrılmaz bir parçası olduğunun göstergesidir.

Özellikle çeşmelerin mermer levhalara altınla yazılmış şiirlerle süslenmesi işi o kadar önemsenmiştir ki, meselâ III. Ahmet Çeşmesi’nin tarih mısraı bizzat Padişah tarafından bulunmuştur. “Aç besmeleyle iç suyu, Han Ahmed’e eyle dua” şeklindeki “tarih” mısraının şairlerce tamamlanması için bir tür yarışma açılmış, şiiri bu vezin ve kafiyeyle şair Seyyid Vehbi tamamlamış ve sonra bizzat Padişah III. Ahmet’in hattıyla mermere yazılmıştır.

Hatta bu mermer levhayı, Üsküdar’daki çeşmenin denize bakan yüzüne yerleştirme işini de yine aynı padişahla o sırada Sadrazam (başbakan) olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa kendi elleriyle yapmışlardır. Modern zamanlarda devlet aygıtı ve özellikle mimari, daha genel bir söyleyişle “modernist yaşama tarzı” şiiri şehirlerden ve hatta hayatımızdan adeta kovmuştur.

Yüz yıl önce sayfalarından şiiri de edebiyatın diğer türlerini de izlemenin mümkün olduğu; baş yazarlığını büyük bir şairin, yahut ünlü bir romancı veya öykücünün yaptığı gazeteler de son 40-50 yılda edebiyatı (ve edebiyatçı yazarı) bütünüyle kovmuşlardır.

Cumhuriyet Döneminde Şiir Sanatı Geri Plana Atıldı

Modern devlet aygıtı, insanın tabiatına savaş açmış gibi adeta, şair Gülten Akın’ın deyişiyle “ince sözler”e karşı duyarlı insan tipini bünyesinden kovmuş; bu kovulmuşlar kervanına öncülük etmek de şairlere düşmüştür. Öyle ki günümüzde bir şairin; kıymetli bir yazarın bir kamu kurumunda istihdam edilir olmasına adeta şaşkınlıkla, hayretle bakılır olmuştur.

Çünkü bu iki müessese; “devlet” ve “şairlik”, insanların zihninde artık “apayrı” uzaylarda durmaktadırlar. Oysa biz, yüzyıllar boyu neredeyse bütün devlet adamlarının şair olduğu bir geçmişin mirasçıyız.

Bana öyle geliyor ki şairin ve şiirin yaşayamadığı bir ortam, başka “canlı türlerinin” de yaşaması için elverişli olmayan bir ortam demektir. Bir ülkede, bir sistemde hayat var mı, yok mu; bunu şiirin ve şairlerin durumuna bakarak da anlayabiliriz kanaatindeyim.

Şiir, dünyamızdan elini eteğini çektiğinde, korkarım ki hayatiyet de sona ermiş; gezegenimizden hayat çekilmiş olsun!

Koca cumhuriyet devrinde onca bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı arasından, şair olarak bir tek Bülent Ecevit’i görüyor olmamız da bu yoksullaşmanın, bu şiirsizleşmenin bir başka göstergesi değil mi?

Şair Ece Ayhan da, vaktiyle, hangi siyasetçiyi beğendiği yönünde –yanlış hatırlamıyorsam İlhan Berk’in sorduğu- soruya verdiği cevapta, Ecevit’in adını anarak “Ne de olsa cumhuriyet devrinin tek şair sadrazamı!” demişti.

Peki, durum böyleyse, bu açmazdan kurtulmak için gereken ilk malzeme ve ilk adım ne olabilir?
Şiirin bir gün yeniden toplumun içine döneceği, toplum hayatımızın ve mimarimizin bir parçası olacağı gelecek güzel günlere inanacak gücümüz var mı?

Şahsen derin ve güçlü bir inanç sahibiyim. Ayakta duruşumu bu inanca borçluyum. Zira insana; insanımıza inanıyorum, toprağımıza inanıyorum, Türkçeye inanıyorum. Mayasındaki cevher, bir gün mutlaka aslını bulacaktır.